8 Mayıs 2012 Salı
ORHAN SEYFİ'NİN VEDA BUSESİ...
"Veda Busesi", Türk sanat müziğinin şüphesiz en bilinen, en çok sevilen şarkılarından biri...Yusuf Nalkesen tarafından 1951 yılında Muhayyer Kürdî makamında bestelenen bu içli şarkının sözleri ise zamanının ünlü "beş hececi"lerinden biri olan şair ve gazeteci-yazar Orhan Seyfi Orhon'a ait.
Kendisini, daha henüz çocukluğumu yaşadığım o 60'lı yıllarda yayınlanan ve babamın günlük olarak aldığı "Son Havadis" gazetesindeki köşesinden tanıma şansı bulduğum şair, önceleri "aruz vezni" ile şiirler yazmışsa da, daha sonraları çağdaşları gibi "hece vezni"ne dönmüş. Böylece, adı, Faruk Nafız Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy ile birlikte, "beş hececiler" olarak anılır olmuş ve Orhan Seyfi, tıpkı diğer dört şair gibi şiirlerini artık "hece ölçüsü" ile yazmayı tercih etmiştir.
21 Ocak 2012 Cumartesi
Kanat çırpar uçamaz, ümidim gözlerine
Kanat çırpar uçamaz, ümidim gözlerine
Ne türküler yakmışken ben saçının her teline
Yol bulamaz ağlarım, varmaya emelime
Ah şu gönül çarpıntım, geçmez ki söz yerine!..
Nasıl desem bilemem, bakamam gözlerine
Anla ki seviyorum, al biraz üzerine!..
Neler neler söylerdim kapanıp dizlerine
Ah şu gönül çarpıntım, bir geçse söz yerine!..
Ahmet Hüsnü / 30 Aralık 2011
Adana
21 Aralık 2011 Çarşamba
Yine telaşlı bir sonbahar ve yine sen...
Yaşamak ne kolay olurdu, sadece bu günde yaşayabilsek, dünde kalan ne varsa umarsızca kaldırıp bir kenara atabilsek!..
"Hayat zordur" demek, biraz da bu değil midir?
Evet, hayat zordur, çünkü hatırlarsınız!..
Hayat, gerçekten zordur, çünkü unutamazsınız!..
Geçip durmakta olan sadece gün, ay, hülâsa zaman. Ama hep içimizde sakladığımız bir "an"da biz değil miyiz takılıp kalmış olan!..
"Geçmek", arkasında bir şeyleri öylece bırakmaksa, onlara sırt dönüp gitmekse biz de çoktan geçmiş, biz de çoktan gitmiş olurduk!..
Lâkin bir türlü geçemedik, geçemiyoruz...
"En eski hatıralar daha henüz dün gibi..." diyen o güfteci de geçip gidenlerden olsa böyle bir "itirafta" bulunabilir miydi?
Peki, "nereye kadar" bu böyle? Ölüm nihayet midir bu derde? Söker alır mı bizi bu durduğumuz yerden?
Çok da emin değilim, ne yalan söyleyim...
Evet, şiir, "daha"sını diyemediğiniz noktada imdada yetişiyor ise "şiir"dir, diyelim ve "medet" deyip şiirimize geçelim...
(T)uzak sözler...
Basar tetiğe "an" döker zaman...
Ağır yaralı bir sabah uyanır
Bir düş acı içinde kıvranır, sağ kalan...
Cebimde yalan
Dudaklarımı kanatan söz kalır...
Ve şehir talan
Boğazı kapatır bütün gemiler
Gökyüzünde eylemci bir martı tutuklanır...
........
Durmadan aklıma düşer yüzün
Duvarlarda eski bir şarkı yankılanır...
Tadı yoktur içtiğim çayın
Yastığıma işlemiştir kokun
Saçların avuçlarımda derin izler bırakır...
Bomboştur sokaklar
Penceremde gözlerinin buğusu
Rüzgarın uğultusu koynuma saklanır...
.........
Sürgüne yollanır düşüncelerim
Terim yokluğuna karışır...
Sana kavgalıdır sesim
Sonra düşerim sarhoşluğuna
İçim senle barışır...
Elim ayağım dolaşır
Telaşlı bir sonbahar
Çarpıp durur pencereme
Soyunursun geceme
Kokun yastığıma bulaşır...
.........
İçimin infazlarında
Basar tetiğe "an" döker zaman
Sızarım bin acıdan gözlerine
Düşerim ellerine umursamadan...
Bilirim özlersin
Hiç bir sabah iflah etmez yüreğini
Bana uyanmadan...
……
Hep sonradan gelir aklım başıma
Bir sigara yakışıma efkarlanır şehir
Yazdığım şiir körkütük…
Okkalı bir tükürük fırlatırım boşluğa
Ne zaman elimde kadeh seni düşünsem
Ayılırım yepyeni bir sarhoşluğa… .....
İzdüşüm... Ercüment Kaya (İz/düşüm)
Kaynak: http://www.edebiyatdefteri.com/siir/548037/
14 Kasım 2011 Pazartesi
Geçmiş zaman olur ki...
Elizabeth Taylor, bir dönemin unutulmaz aktrislerinden biriydi ve daha henüz küçük bir çocukken oyuncu olarak adım attığı sinema dünyasında rol aldığı filmlerle büyük bir ses getirmişti..
27 Şubat 1931'de İngiltere'de doğan bu İngiliz asıllı aktristin, 23 Mart 2011 tarihindeki ölümüne kadar, aşklarının da o dönemin magazin dünyasını oldukça meşgul ettiği bir gerçek. Henüz 18 yaşındayken ünlü otel kralı Hilton'un oğlu Conrad "Nicky" Hilton 6 Mayıs 1950 tarihinde ile ilk evliliğini yapan "Liz" Taylor'un 6 ay süren bu evliliğinden bu güne kalan resimlerle o günleri dilerseniz yeniden analım.
27 Şubat 1931'de İngiltere'de doğan bu İngiliz asıllı aktristin, 23 Mart 2011 tarihindeki ölümüne kadar, aşklarının da o dönemin magazin dünyasını oldukça meşgul ettiği bir gerçek. Henüz 18 yaşındayken ünlü otel kralı Hilton'un oğlu Conrad "Nicky" Hilton 6 Mayıs 1950 tarihinde ile ilk evliliğini yapan "Liz" Taylor'un 6 ay süren bu evliliğinden bu güne kalan resimlerle o günleri dilerseniz yeniden analım.
O günlerde Elizabet Taylor 18, Nicky Hilton ise 23 yaşındaydı...
29 Ekim 2011 Cumartesi
AĞLA DEDİM RÜZGÂRA...
AĞLA DEDİM RÜZGÂRA...
Ağla dedim rüzgara,
Biraz benim yerime...
Adı bile olmayan
Bir kuru yaprağım ben
Zamansız silkelendim,
Düştüm gönül evimden...
* * *
Geçip gitti üstünden,
Yıllar bulutlar gibi
Ne o gülşen var artık,
Ne de o gonca kaldı
Sular gibi çağlayan,
Bir gençliğin ardından
Bak böyle perperişan
Viran bir gönül kaldı...
* * *
Var mıdır ki zamanı,
Geriye döndürecek
O nadide goncayı,
Bana geri verecek
Yoksa şu kırık dökük
Hatıralar mı beni
Teselliye yetecek?..
* * *
İmkânsız bir hayalin,
Peşinden yıllar boyu
Koşmak nereye kadar?
Artık ne bir hevesim,
Ne de bir ümidim var
Bir kuru veda ile
Bitse artık diyorum,
Şu yaşayıp durduğum,
Bir ömürlük sonbahar!..
Ahmet Hüsnü
Adana / 29 Ekim 2011
22 Ekim 2011 Cumartesi
NAR-I AŞK
İnsan, sonradan böyle olmadı.
O hep böyleydi...
Eksik yaratılmış, noksan bırakılmış ve yeryüzüne öylece salınmıştı...
Ne olursa olsun, ister Mısır'a sultan, isterse de bir lokmaya muhtaç olsun, içinde, kendini sürekli hatırlatan, onu bütün varlıklarının ve yokluklarının üstünde bir muhtaçlıkla karşı karşıya bırakan bu ihtiyaç ve bu özleyiş, dünya durdukça hep var olacak.
Hiç bir maddi kudretin karşılamaya güç yetiremediği bu boşluk duygusu, tamamlanmayı şiddetle talep eden ama tarif edilemeyen bu eksiklik, bu yokluk, bu öksüzlük duygusu, o; kendini böyle "amini eksik bir dua gibi" yarım bırakanı bulamadıkça hep böyle sürüp gidecek...
İşte bu yüzden bunca şarkılar, bunca şiirler...
O en çok muhtaç olunana, o en çok sevilene, o en çok özlenene seslenişler, yakarışlar, insanı "bin yıldır akan bir ırmak" gibi yorgun ve uykusuz bırakan o çırpınışlar...
Bu, görünmez ateşiyle ruhlarımızı yakıp kavuran, o "nar-ı aşk" bu...
NAR-I AŞK
gözlerinin yeşilini bıraktığın son yaprak da düştü döne döne
sanki yüreğime bir gramofon iğnesi batar
içimde düne dair…
derin bir veda acısı,
hicran sancısı, mahşeri bir özlem ve koskoca bir boşluk var
seninle yaşamak bahardı…
yokluğun hazan…eylül buram buram hüzün kokar
gi t t i n g i d e l i…;
boncuk boncuk terlemiş…
saçları dağınık bulutlar düşer irem bahçelerinden
kapımı çalar seninle birlikte yitip giden mavilikler ve
uçurumun kenarındaki evrenin gözyaşları
uçurtma rüzgâr…
rüzgâr uçurtma ister benden
.
oysa… kara görmüş deniz gibi terk etti aklım beni
onlarca martı ölüyor her gün ömrümden
.
sensiz…
haritası olmayan dünya mıyım…yoksa dünyası olmayan harita mıyım ben-
galiba…
biraz hava…biraz da suyum
sevmek ıslaktı…oysa şimdi kuruyum
“aşk işi de olsa her canlı”
henüz çözülememiş gizemli bir soruyum
meselâ…
-gittiğin gün mü öldüm…yoksa öldüğüm gün mü gittin-
her aynada senin yüzün…her duvarda resmin
bense üçgen dairelerde hapisim -herkes mi ben…yoksa ben mi herkesim-
elbet bir bildiği vardır diye…gönlümün peşine düştüm
çiçek oldum…güneşinin muhabbetine dayanamayıp zemheride açtım
öyleyse…
-ben miyimdim seni seven…
yoksa sen miydin kendini sevdiren-
artık…!
ne bahar ne yazım
ne kadar yoksun…
o kadar ayazım .
içtikçe dolan boş bir rakı şişesi kadar susuz
bin yıldır hiç durmadan akan ırmak kadar uykusuzum
öyleyse…
- geceler mi sarhoş…yoksa ben mi ayığım-
Amin’i eksik dua…
sahili dövmekten yorulmuş dalga gibiyim
bakımsız bahçeye…
yuvasından kovulmuş serçeye döndüm
.
sanki dünyadan elini ayağını çekmiş istiridyeyim
anılarımızı saklıyorum annemin akide kavanozunda
yüzümdeki hüzün girdaplarını çizen uçurum perileri…
suzinak şarkılar terennüm ediyor…
düş kurduğumuz mevleviler tapınağının pervazında
.
çıkmaz sokakta kaçak…
yeniden yakılmayı bekleyen sönmüş ocak gibiyim
.
bilmiyorum…!
aşkın meşalesi tekrar ne zaman yanacak
-geçmişim mi daha kısa…yoksa geleceğim mi daha uzun olacak-
neyse ki…
elâ bir gökkuşağı demleniyordu iğde dalında…
yakaladım umudun kıvırcık saçlarından
ve esmer bir kuğu kondurdum dudağıma
.
gölgemden uçurtma…
bezden bebekler yaptım…
yokluğunda eş olsun diye serçe parmağıma
kilim desenlerinde düşlerini buldum senin gibi taşralı bir güzelin
ve şarabın öyküsünü sordum…göğümde uçuşan asma yaprağına
dedi ki…
/…-her insan bir boşluğa tutunur
ki o boşluk…tanrısal bir yontudur-
ve
her aşk...kül rengi bir zamandan sonra soğur ve unutulur
.
kim bilir...!
bakarsın gün gelir… bir cemre gibi düşer nar-ı aşk
ve o boşluğu doldurur…/
Tahsin Özmen
O hep böyleydi...
Eksik yaratılmış, noksan bırakılmış ve yeryüzüne öylece salınmıştı...
Ne olursa olsun, ister Mısır'a sultan, isterse de bir lokmaya muhtaç olsun, içinde, kendini sürekli hatırlatan, onu bütün varlıklarının ve yokluklarının üstünde bir muhtaçlıkla karşı karşıya bırakan bu ihtiyaç ve bu özleyiş, dünya durdukça hep var olacak.
Hiç bir maddi kudretin karşılamaya güç yetiremediği bu boşluk duygusu, tamamlanmayı şiddetle talep eden ama tarif edilemeyen bu eksiklik, bu yokluk, bu öksüzlük duygusu, o; kendini böyle "amini eksik bir dua gibi" yarım bırakanı bulamadıkça hep böyle sürüp gidecek...
İşte bu yüzden bunca şarkılar, bunca şiirler...
O en çok muhtaç olunana, o en çok sevilene, o en çok özlenene seslenişler, yakarışlar, insanı "bin yıldır akan bir ırmak" gibi yorgun ve uykusuz bırakan o çırpınışlar...
Bu, görünmez ateşiyle ruhlarımızı yakıp kavuran, o "nar-ı aşk" bu...
NAR-I AŞK
gözlerinin yeşilini bıraktığın son yaprak da düştü döne döne
sanki yüreğime bir gramofon iğnesi batar
içimde düne dair…
derin bir veda acısı,
hicran sancısı, mahşeri bir özlem ve koskoca bir boşluk var
seninle yaşamak bahardı…
yokluğun hazan…eylül buram buram hüzün kokar
gi t t i n g i d e l i…;
boncuk boncuk terlemiş…
saçları dağınık bulutlar düşer irem bahçelerinden
kapımı çalar seninle birlikte yitip giden mavilikler ve
uçurumun kenarındaki evrenin gözyaşları
uçurtma rüzgâr…
rüzgâr uçurtma ister benden
.
oysa… kara görmüş deniz gibi terk etti aklım beni
onlarca martı ölüyor her gün ömrümden
.
sensiz…
haritası olmayan dünya mıyım…yoksa dünyası olmayan harita mıyım ben-
galiba…
biraz hava…biraz da suyum
sevmek ıslaktı…oysa şimdi kuruyum
“aşk işi de olsa her canlı”
henüz çözülememiş gizemli bir soruyum
meselâ…
-gittiğin gün mü öldüm…yoksa öldüğüm gün mü gittin-
her aynada senin yüzün…her duvarda resmin
bense üçgen dairelerde hapisim -herkes mi ben…yoksa ben mi herkesim-
elbet bir bildiği vardır diye…gönlümün peşine düştüm
çiçek oldum…güneşinin muhabbetine dayanamayıp zemheride açtım
öyleyse…
-ben miyimdim seni seven…
yoksa sen miydin kendini sevdiren-
artık…!
ne bahar ne yazım
ne kadar yoksun…
o kadar ayazım .
içtikçe dolan boş bir rakı şişesi kadar susuz
bin yıldır hiç durmadan akan ırmak kadar uykusuzum
öyleyse…
- geceler mi sarhoş…yoksa ben mi ayığım-
Amin’i eksik dua…
sahili dövmekten yorulmuş dalga gibiyim
bakımsız bahçeye…
yuvasından kovulmuş serçeye döndüm
.
sanki dünyadan elini ayağını çekmiş istiridyeyim
anılarımızı saklıyorum annemin akide kavanozunda
yüzümdeki hüzün girdaplarını çizen uçurum perileri…
suzinak şarkılar terennüm ediyor…
düş kurduğumuz mevleviler tapınağının pervazında
.
çıkmaz sokakta kaçak…
yeniden yakılmayı bekleyen sönmüş ocak gibiyim
.
bilmiyorum…!
aşkın meşalesi tekrar ne zaman yanacak
-geçmişim mi daha kısa…yoksa geleceğim mi daha uzun olacak-
neyse ki…
elâ bir gökkuşağı demleniyordu iğde dalında…
yakaladım umudun kıvırcık saçlarından
ve esmer bir kuğu kondurdum dudağıma
.
gölgemden uçurtma…
bezden bebekler yaptım…
yokluğunda eş olsun diye serçe parmağıma
kilim desenlerinde düşlerini buldum senin gibi taşralı bir güzelin
ve şarabın öyküsünü sordum…göğümde uçuşan asma yaprağına
dedi ki…
/…-her insan bir boşluğa tutunur
ki o boşluk…tanrısal bir yontudur-
ve
her aşk...kül rengi bir zamandan sonra soğur ve unutulur
.
kim bilir...!
bakarsın gün gelir… bir cemre gibi düşer nar-ı aşk
ve o boşluğu doldurur…/
Tahsin Özmen
30 Eylül 2011 Cuma
Müthiş bir ses: Katherine Jenkins
BİR KİLİSE KOROSUNDAN DÜNYA LİSTELERİNE
Batı’da ‘Classical Crossover’ diye adlandırılan ve pop ile klasiği birleştiren müzik türünden en çok albüm satan ve hızla yükselen isimlerinden biri. Albümleri aryalar, ağıtlar, popüler şarkılar ve klasik müzik eserlerinin bir karışımı.
GAL PRENSESİ
Jenkins, Galler’de Neath’de doğdu. Derslerinde çok başarılıydı ama küçük yaştan itibaren piyano çalmakta ve şarkı söylemekte de özel becerileri olduğu anlaşıldı. 10 yaşından itibaren katedral şarkıcılığı eğitimi aldı ve Kilise koroları’nda şarkı söylemeye başladı. 90’lı yıllarda BBC Radyoları tarafından ilk kez Yılın En İyi Koro Şarkıcısı seçildi. 17 Yaşında Royal Academy of Music’te okumak için burs kazandı. Çalışkan ve disiplinli bir öğrenciydi. Ama daha sonra itiraf edeceği gibi arkadaşlarıyla birlikte kokain ve ectasy de kullandı. Şimdi bunları bir gençlik hatası olarak gördüğünü söylüyor. Foto model ve serbest müzik öretmeni olarak çalışırken bir güzellik yarışmasına girdi ve Galler’in Yüzü seçildi. Sene 2000’di. Artık bir müzik kariyeri için harekete geçebilirdi. Demosunu alıp Universal ile görüşmeye gitti. Görüşmede Rossini’nin “Una voce poco fa”sını söyledi. Hemen anlaşma imzalandı. Daha sonra Universal’in klasik müzik kayıt endüstrisinin gelmiş geçmiş en kârlı anlaşmasına imza attığı yazılacaktır. Haksız değillerdi. Jenkins’in, Universal çatısı altında çıkardığı altı albüm tam 4 milyon adet satışa ulaşacaktı.
PEŞ PEŞE REKORLAR
Listelerinde bir yıldız gibi parladı, kelimenin gerçek anlamıyla tarih yazmaya başladı. İlk albümünün satış rakamlarına göre bu kadar kısa sürede bu kadar çok satan bir mezzo soprano daha yoktu… Klasik müzik endüstrisinde aynı yıl içinde çıkardığı iki albümle bir numara olan ilk sanatçı oydu. Altı albümünün tümü de klasik müzik listelerinde bir numara olmayı başardı. Klasik müzik dalinda verilen BRIT Ödüllerini üst üste iki yıl boyunca kazanan ilk kadın sanatçı olmayı da başardı.
Jenkins’in Dolby Porton’un Vhitney Houston tarafından da yorumlanan ünlü “I will always love you” şarkısını İtalyanca söylediği versiyonu (L’Amore Sei Tu) üçüncü albumu “Living A Dream’da yer aldı ve albüm klasik müzik listelerinde neredeyse bir yıl boyunca zirvede kalmayı başardı. Pop albüm listelerinde ise dördüncü sıraya kadar çıktı ve BRIT Ödüllerin bir kez daha Yılın Albümü seçildi. Dördüncü albümü “Serenade” 2006’da çıktı ve ilk haftasında 50 bin satarak klasik müzik türünde yeni bir rekora daha imza attı. Take “That” den Gary Barlıw’un yazdığı şarkıların da bulunduğu 2007 tarihli “Rejoice” adlı beşinci albümü, pop mizik listelerine üç numaradan girmeyi ve Spice Girls’i sollamıyı başardı. Jenkins, “Genç bir kızken Spice Girls’i radyoda dinlediğim yıllarda onlardan daha fazla satacağımı hayal bile edemezdim” diyebilen bir sanatçı.
KLASİK VE POP
Jenkins artık klasik müzik etiketinden çıkmış, ‘Classical Crossover’ denen pop ile klasiğin buluştuğu bir alana dahil olmuştu. Müzik endüstrisinin 60’lı yıllarda keşfettiği bu kategori, klasik müzik eserlerinin satışlarını kat be kat aşıp pop listelerine giren eserlerin ortaya çıkmasıyla oluşmuştu. 2008’de ‘Sacred Arias’ albümünü yayınladı. Bu onun Universal ile son çalışması oldu. Albümün çıkmasından bir gön önce The Daily Telegraph Gazetesi Jenkins’in 10 Milyon dolara Warner Music ile klasik müzik endüstrisi tarihinin en iyi anlaşmasını yaptığını yazıyordu.
YENİ ALBÜM YENİ YOL
Jenkins yeni albümü ‘Believe’i 26 Ekim 2009’da çıkardı. Albümde Jenkins’e Anrea Bocelli, Andre Rieu ve Chris Botti gibi ünlü müzisyenler eşlik etti. Eleştirmenler albümü Jenkins’in müzik hayatındaki yeni bir dönemin başlangıcı olarak gördüklerini belirttiler. Özellikle şarkı seçimi ve müzikal açıdan övülen Jenkins yapımcı Davit Foster’la yaptığı işbirliğinin uzun vadede çok iyi bir sonuç vereceğini yazdı. Jenkins şimdi daha büyük oynuyor ve bana göre yeni bir Sarah Brightman olmaya hazırlanmakla kalmıyor hedefi Celine Dion, Whitney Houston, Barbra Streisand çapında bir büyük stara dönüşüyor…
Minik bir not: Katherine Jenkins, aldığı ödüllerin tümünü genç yaşta kaybettiği babasına adıyor…
Kasetini mutlaka alın derim…
Saygılar…
Ucnokta…
http://ucnoktaaforizma.wordpress.com/2011/08/10/katherine-jenkins/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







