29 Ekim 2011 Cumartesi
AĞLA DEDİM RÜZGÂRA...
AĞLA DEDİM RÜZGÂRA...
Ağla dedim rüzgara,
Biraz benim yerime...
Adı bile olmayan
Bir kuru yaprağım ben
Zamansız silkelendim,
Düştüm gönül evimden...
* * *
Geçip gitti üstünden,
Yıllar bulutlar gibi
Ne o gülşen var artık,
Ne de o gonca kaldı
Sular gibi çağlayan,
Bir gençliğin ardından
Bak böyle perperişan
Viran bir gönül kaldı...
* * *
Var mıdır ki zamanı,
Geriye döndürecek
O nadide goncayı,
Bana geri verecek
Yoksa şu kırık dökük
Hatıralar mı beni
Teselliye yetecek?..
* * *
İmkânsız bir hayalin,
Peşinden yıllar boyu
Koşmak nereye kadar?
Artık ne bir hevesim,
Ne de bir ümidim var
Bir kuru veda ile
Bitse artık diyorum,
Şu yaşayıp durduğum,
Bir ömürlük sonbahar!..
Ahmet Hüsnü
Adana / 29 Ekim 2011
22 Ekim 2011 Cumartesi
NAR-I AŞK
İnsan, sonradan böyle olmadı.
O hep böyleydi...
Eksik yaratılmış, noksan bırakılmış ve yeryüzüne öylece salınmıştı...
Ne olursa olsun, ister Mısır'a sultan, isterse de bir lokmaya muhtaç olsun, içinde, kendini sürekli hatırlatan, onu bütün varlıklarının ve yokluklarının üstünde bir muhtaçlıkla karşı karşıya bırakan bu ihtiyaç ve bu özleyiş, dünya durdukça hep var olacak.
Hiç bir maddi kudretin karşılamaya güç yetiremediği bu boşluk duygusu, tamamlanmayı şiddetle talep eden ama tarif edilemeyen bu eksiklik, bu yokluk, bu öksüzlük duygusu, o; kendini böyle "amini eksik bir dua gibi" yarım bırakanı bulamadıkça hep böyle sürüp gidecek...
İşte bu yüzden bunca şarkılar, bunca şiirler...
O en çok muhtaç olunana, o en çok sevilene, o en çok özlenene seslenişler, yakarışlar, insanı "bin yıldır akan bir ırmak" gibi yorgun ve uykusuz bırakan o çırpınışlar...
Bu, görünmez ateşiyle ruhlarımızı yakıp kavuran, o "nar-ı aşk" bu...
NAR-I AŞK
gözlerinin yeşilini bıraktığın son yaprak da düştü döne döne
sanki yüreğime bir gramofon iğnesi batar
içimde düne dair…
derin bir veda acısı,
hicran sancısı, mahşeri bir özlem ve koskoca bir boşluk var
seninle yaşamak bahardı…
yokluğun hazan…eylül buram buram hüzün kokar
gi t t i n g i d e l i…;
boncuk boncuk terlemiş…
saçları dağınık bulutlar düşer irem bahçelerinden
kapımı çalar seninle birlikte yitip giden mavilikler ve
uçurumun kenarındaki evrenin gözyaşları
uçurtma rüzgâr…
rüzgâr uçurtma ister benden
.
oysa… kara görmüş deniz gibi terk etti aklım beni
onlarca martı ölüyor her gün ömrümden
.
sensiz…
haritası olmayan dünya mıyım…yoksa dünyası olmayan harita mıyım ben-
galiba…
biraz hava…biraz da suyum
sevmek ıslaktı…oysa şimdi kuruyum
“aşk işi de olsa her canlı”
henüz çözülememiş gizemli bir soruyum
meselâ…
-gittiğin gün mü öldüm…yoksa öldüğüm gün mü gittin-
her aynada senin yüzün…her duvarda resmin
bense üçgen dairelerde hapisim -herkes mi ben…yoksa ben mi herkesim-
elbet bir bildiği vardır diye…gönlümün peşine düştüm
çiçek oldum…güneşinin muhabbetine dayanamayıp zemheride açtım
öyleyse…
-ben miyimdim seni seven…
yoksa sen miydin kendini sevdiren-
artık…!
ne bahar ne yazım
ne kadar yoksun…
o kadar ayazım .
içtikçe dolan boş bir rakı şişesi kadar susuz
bin yıldır hiç durmadan akan ırmak kadar uykusuzum
öyleyse…
- geceler mi sarhoş…yoksa ben mi ayığım-
Amin’i eksik dua…
sahili dövmekten yorulmuş dalga gibiyim
bakımsız bahçeye…
yuvasından kovulmuş serçeye döndüm
.
sanki dünyadan elini ayağını çekmiş istiridyeyim
anılarımızı saklıyorum annemin akide kavanozunda
yüzümdeki hüzün girdaplarını çizen uçurum perileri…
suzinak şarkılar terennüm ediyor…
düş kurduğumuz mevleviler tapınağının pervazında
.
çıkmaz sokakta kaçak…
yeniden yakılmayı bekleyen sönmüş ocak gibiyim
.
bilmiyorum…!
aşkın meşalesi tekrar ne zaman yanacak
-geçmişim mi daha kısa…yoksa geleceğim mi daha uzun olacak-
neyse ki…
elâ bir gökkuşağı demleniyordu iğde dalında…
yakaladım umudun kıvırcık saçlarından
ve esmer bir kuğu kondurdum dudağıma
.
gölgemden uçurtma…
bezden bebekler yaptım…
yokluğunda eş olsun diye serçe parmağıma
kilim desenlerinde düşlerini buldum senin gibi taşralı bir güzelin
ve şarabın öyküsünü sordum…göğümde uçuşan asma yaprağına
dedi ki…
/…-her insan bir boşluğa tutunur
ki o boşluk…tanrısal bir yontudur-
ve
her aşk...kül rengi bir zamandan sonra soğur ve unutulur
.
kim bilir...!
bakarsın gün gelir… bir cemre gibi düşer nar-ı aşk
ve o boşluğu doldurur…/
Tahsin Özmen
O hep böyleydi...
Eksik yaratılmış, noksan bırakılmış ve yeryüzüne öylece salınmıştı...
Ne olursa olsun, ister Mısır'a sultan, isterse de bir lokmaya muhtaç olsun, içinde, kendini sürekli hatırlatan, onu bütün varlıklarının ve yokluklarının üstünde bir muhtaçlıkla karşı karşıya bırakan bu ihtiyaç ve bu özleyiş, dünya durdukça hep var olacak.
Hiç bir maddi kudretin karşılamaya güç yetiremediği bu boşluk duygusu, tamamlanmayı şiddetle talep eden ama tarif edilemeyen bu eksiklik, bu yokluk, bu öksüzlük duygusu, o; kendini böyle "amini eksik bir dua gibi" yarım bırakanı bulamadıkça hep böyle sürüp gidecek...
İşte bu yüzden bunca şarkılar, bunca şiirler...
O en çok muhtaç olunana, o en çok sevilene, o en çok özlenene seslenişler, yakarışlar, insanı "bin yıldır akan bir ırmak" gibi yorgun ve uykusuz bırakan o çırpınışlar...
Bu, görünmez ateşiyle ruhlarımızı yakıp kavuran, o "nar-ı aşk" bu...
NAR-I AŞK
gözlerinin yeşilini bıraktığın son yaprak da düştü döne döne
sanki yüreğime bir gramofon iğnesi batar
içimde düne dair…
derin bir veda acısı,
hicran sancısı, mahşeri bir özlem ve koskoca bir boşluk var
seninle yaşamak bahardı…
yokluğun hazan…eylül buram buram hüzün kokar
gi t t i n g i d e l i…;
boncuk boncuk terlemiş…
saçları dağınık bulutlar düşer irem bahçelerinden
kapımı çalar seninle birlikte yitip giden mavilikler ve
uçurumun kenarındaki evrenin gözyaşları
uçurtma rüzgâr…
rüzgâr uçurtma ister benden
.
oysa… kara görmüş deniz gibi terk etti aklım beni
onlarca martı ölüyor her gün ömrümden
.
sensiz…
haritası olmayan dünya mıyım…yoksa dünyası olmayan harita mıyım ben-
galiba…
biraz hava…biraz da suyum
sevmek ıslaktı…oysa şimdi kuruyum
“aşk işi de olsa her canlı”
henüz çözülememiş gizemli bir soruyum
meselâ…
-gittiğin gün mü öldüm…yoksa öldüğüm gün mü gittin-
her aynada senin yüzün…her duvarda resmin
bense üçgen dairelerde hapisim -herkes mi ben…yoksa ben mi herkesim-
elbet bir bildiği vardır diye…gönlümün peşine düştüm
çiçek oldum…güneşinin muhabbetine dayanamayıp zemheride açtım
öyleyse…
-ben miyimdim seni seven…
yoksa sen miydin kendini sevdiren-
artık…!
ne bahar ne yazım
ne kadar yoksun…
o kadar ayazım .
içtikçe dolan boş bir rakı şişesi kadar susuz
bin yıldır hiç durmadan akan ırmak kadar uykusuzum
öyleyse…
- geceler mi sarhoş…yoksa ben mi ayığım-
Amin’i eksik dua…
sahili dövmekten yorulmuş dalga gibiyim
bakımsız bahçeye…
yuvasından kovulmuş serçeye döndüm
.
sanki dünyadan elini ayağını çekmiş istiridyeyim
anılarımızı saklıyorum annemin akide kavanozunda
yüzümdeki hüzün girdaplarını çizen uçurum perileri…
suzinak şarkılar terennüm ediyor…
düş kurduğumuz mevleviler tapınağının pervazında
.
çıkmaz sokakta kaçak…
yeniden yakılmayı bekleyen sönmüş ocak gibiyim
.
bilmiyorum…!
aşkın meşalesi tekrar ne zaman yanacak
-geçmişim mi daha kısa…yoksa geleceğim mi daha uzun olacak-
neyse ki…
elâ bir gökkuşağı demleniyordu iğde dalında…
yakaladım umudun kıvırcık saçlarından
ve esmer bir kuğu kondurdum dudağıma
.
gölgemden uçurtma…
bezden bebekler yaptım…
yokluğunda eş olsun diye serçe parmağıma
kilim desenlerinde düşlerini buldum senin gibi taşralı bir güzelin
ve şarabın öyküsünü sordum…göğümde uçuşan asma yaprağına
dedi ki…
/…-her insan bir boşluğa tutunur
ki o boşluk…tanrısal bir yontudur-
ve
her aşk...kül rengi bir zamandan sonra soğur ve unutulur
.
kim bilir...!
bakarsın gün gelir… bir cemre gibi düşer nar-ı aşk
ve o boşluğu doldurur…/
Tahsin Özmen
30 Eylül 2011 Cuma
Müthiş bir ses: Katherine Jenkins
BİR KİLİSE KOROSUNDAN DÜNYA LİSTELERİNE
Batı’da ‘Classical Crossover’ diye adlandırılan ve pop ile klasiği birleştiren müzik türünden en çok albüm satan ve hızla yükselen isimlerinden biri. Albümleri aryalar, ağıtlar, popüler şarkılar ve klasik müzik eserlerinin bir karışımı.
GAL PRENSESİ
Jenkins, Galler’de Neath’de doğdu. Derslerinde çok başarılıydı ama küçük yaştan itibaren piyano çalmakta ve şarkı söylemekte de özel becerileri olduğu anlaşıldı. 10 yaşından itibaren katedral şarkıcılığı eğitimi aldı ve Kilise koroları’nda şarkı söylemeye başladı. 90’lı yıllarda BBC Radyoları tarafından ilk kez Yılın En İyi Koro Şarkıcısı seçildi. 17 Yaşında Royal Academy of Music’te okumak için burs kazandı. Çalışkan ve disiplinli bir öğrenciydi. Ama daha sonra itiraf edeceği gibi arkadaşlarıyla birlikte kokain ve ectasy de kullandı. Şimdi bunları bir gençlik hatası olarak gördüğünü söylüyor. Foto model ve serbest müzik öretmeni olarak çalışırken bir güzellik yarışmasına girdi ve Galler’in Yüzü seçildi. Sene 2000’di. Artık bir müzik kariyeri için harekete geçebilirdi. Demosunu alıp Universal ile görüşmeye gitti. Görüşmede Rossini’nin “Una voce poco fa”sını söyledi. Hemen anlaşma imzalandı. Daha sonra Universal’in klasik müzik kayıt endüstrisinin gelmiş geçmiş en kârlı anlaşmasına imza attığı yazılacaktır. Haksız değillerdi. Jenkins’in, Universal çatısı altında çıkardığı altı albüm tam 4 milyon adet satışa ulaşacaktı.
PEŞ PEŞE REKORLAR
Listelerinde bir yıldız gibi parladı, kelimenin gerçek anlamıyla tarih yazmaya başladı. İlk albümünün satış rakamlarına göre bu kadar kısa sürede bu kadar çok satan bir mezzo soprano daha yoktu… Klasik müzik endüstrisinde aynı yıl içinde çıkardığı iki albümle bir numara olan ilk sanatçı oydu. Altı albümünün tümü de klasik müzik listelerinde bir numara olmayı başardı. Klasik müzik dalinda verilen BRIT Ödüllerini üst üste iki yıl boyunca kazanan ilk kadın sanatçı olmayı da başardı.
Jenkins’in Dolby Porton’un Vhitney Houston tarafından da yorumlanan ünlü “I will always love you” şarkısını İtalyanca söylediği versiyonu (L’Amore Sei Tu) üçüncü albumu “Living A Dream’da yer aldı ve albüm klasik müzik listelerinde neredeyse bir yıl boyunca zirvede kalmayı başardı. Pop albüm listelerinde ise dördüncü sıraya kadar çıktı ve BRIT Ödüllerin bir kez daha Yılın Albümü seçildi. Dördüncü albümü “Serenade” 2006’da çıktı ve ilk haftasında 50 bin satarak klasik müzik türünde yeni bir rekora daha imza attı. Take “That” den Gary Barlıw’un yazdığı şarkıların da bulunduğu 2007 tarihli “Rejoice” adlı beşinci albümü, pop mizik listelerine üç numaradan girmeyi ve Spice Girls’i sollamıyı başardı. Jenkins, “Genç bir kızken Spice Girls’i radyoda dinlediğim yıllarda onlardan daha fazla satacağımı hayal bile edemezdim” diyebilen bir sanatçı.
KLASİK VE POP
Jenkins artık klasik müzik etiketinden çıkmış, ‘Classical Crossover’ denen pop ile klasiğin buluştuğu bir alana dahil olmuştu. Müzik endüstrisinin 60’lı yıllarda keşfettiği bu kategori, klasik müzik eserlerinin satışlarını kat be kat aşıp pop listelerine giren eserlerin ortaya çıkmasıyla oluşmuştu. 2008’de ‘Sacred Arias’ albümünü yayınladı. Bu onun Universal ile son çalışması oldu. Albümün çıkmasından bir gön önce The Daily Telegraph Gazetesi Jenkins’in 10 Milyon dolara Warner Music ile klasik müzik endüstrisi tarihinin en iyi anlaşmasını yaptığını yazıyordu.
YENİ ALBÜM YENİ YOL
Jenkins yeni albümü ‘Believe’i 26 Ekim 2009’da çıkardı. Albümde Jenkins’e Anrea Bocelli, Andre Rieu ve Chris Botti gibi ünlü müzisyenler eşlik etti. Eleştirmenler albümü Jenkins’in müzik hayatındaki yeni bir dönemin başlangıcı olarak gördüklerini belirttiler. Özellikle şarkı seçimi ve müzikal açıdan övülen Jenkins yapımcı Davit Foster’la yaptığı işbirliğinin uzun vadede çok iyi bir sonuç vereceğini yazdı. Jenkins şimdi daha büyük oynuyor ve bana göre yeni bir Sarah Brightman olmaya hazırlanmakla kalmıyor hedefi Celine Dion, Whitney Houston, Barbra Streisand çapında bir büyük stara dönüşüyor…
Minik bir not: Katherine Jenkins, aldığı ödüllerin tümünü genç yaşta kaybettiği babasına adıyor…
Kasetini mutlaka alın derim…
Saygılar…
Ucnokta…
http://ucnoktaaforizma.wordpress.com/2011/08/10/katherine-jenkins/
26 Eylül 2011 Pazartesi
KULAĞINI ÇINLATTIM!..
Efkârımın sebebi çatılmış kaşlarında;
Senden kalan ne varsa gecelere anlattım…
Bırakıp hayalini kaldırım taşlarında;
Resmine baka baka kulağını çınlattım…
Veda vakti dilimde söylenmemiş tek hece;
Sanki umut var diyor gözündeki bilmece;
Sayende alev alev aydınlandı son gece;
Bu şehri yaka yaka kulağını çınlattım…
Kanatlan yüreğimden yalvarırım uç artık;
Seni sevmek günahım özlemekse suç artık;
Hasret çekmek eziyet buluşmamız güç artık;
Gözlerden aka aka kulağını çınlattım…
Hiç gördün mü güzelim hani sensiz gülerken;
Bilmem neye şükrettin ben hep seni dilerken;
Adını yüreğimden usul usul silerken;
Dişimi sıka sıka kulağını çınlattım…
Keyfimden içiyorum ne gam kaldı ne tasa;
Şenlenir bir büyükle oturduğum şu masa;
Unuttum sanma seni tövbe de aman haşa;
Canımdan bıka bıka kulağını çınlattım…
Ali ALTINLI – 24 Eylül 2011
http://www.edebiyatdefteri.com/siir/516677/kulagini-cinlattim--.html
18 Eylül 2011 Pazar
Sandunga, Kalbimin Annesi...
Sandunga, Meksika'da yaşamış bir kadının, bir "annenin" adı.
Annesi Sandunga'yı kaybeden evladın feryadının şarkısı da diyebiliriz bu İspanyolca şarkıya... Tıpkı, şarkıda sık sık tekrarlanan şu mısra gibi:
"Sandunga, mamá de mi corazón"
yani:
Sandunga, kalbimin annesi...
Bir ekşi sözlük yazarı şöyle yazmış bu şarkı hakkında:
"Dün geceden beri, defaatle dinlediğim ve her seferinde önce derin bir hüzünle ruhuma işleyip, sonra da ruhumdan sökülen şarkı... nasıl bu derece hüzünlü, acılı ve bir o kadar da şefkatli olabilir diye düşünmüştüm gece boyunca...
-bir sevgiliye verilen ayrılık öpücüğü, bu şarkı olmalı...
-bir evladı, askere gönderirken bu şarkı dinlenmeli...
- uyuyakalmış bir dostun üstü bu şarkıyla örtülmeli,
diye bir kaç şey düşünmüşken, "annenin ölümü", geçmemişti aklımdan, bu şarkının annenin ölümüne ağıt olduğunu öğrenmek sadece perişan etti, sabah sabah ofisin ortasında bilgisayarın karşısında gözyaşlarına boğdu, bir akordeonun açılışı gibi yırttı ruhumda bir şeyleri... ağzımdan şu sözler döküldü sonra:
-tanrım, annemi bana bağışla, bu şarkıyı bana söyletmeden onunla çok daha uzun ve mutlu yıllar geçirmeme müsade et..."
Şarkının hikayesine de vakıf olunca, şarkı daha da bir anlam kazanıyor haliyle....
İşte, Lila Downs'ın sesinden o güzel ve dokunaklı şarkı; Sandunga:
Annesi Sandunga'yı kaybeden evladın feryadının şarkısı da diyebiliriz bu İspanyolca şarkıya... Tıpkı, şarkıda sık sık tekrarlanan şu mısra gibi:
"Sandunga, mamá de mi corazón"
yani:
Sandunga, kalbimin annesi...
Bir ekşi sözlük yazarı şöyle yazmış bu şarkı hakkında:
"Dün geceden beri, defaatle dinlediğim ve her seferinde önce derin bir hüzünle ruhuma işleyip, sonra da ruhumdan sökülen şarkı... nasıl bu derece hüzünlü, acılı ve bir o kadar da şefkatli olabilir diye düşünmüştüm gece boyunca...
-bir sevgiliye verilen ayrılık öpücüğü, bu şarkı olmalı...
-bir evladı, askere gönderirken bu şarkı dinlenmeli...
- uyuyakalmış bir dostun üstü bu şarkıyla örtülmeli,
diye bir kaç şey düşünmüşken, "annenin ölümü", geçmemişti aklımdan, bu şarkının annenin ölümüne ağıt olduğunu öğrenmek sadece perişan etti, sabah sabah ofisin ortasında bilgisayarın karşısında gözyaşlarına boğdu, bir akordeonun açılışı gibi yırttı ruhumda bir şeyleri... ağzımdan şu sözler döküldü sonra:
-tanrım, annemi bana bağışla, bu şarkıyı bana söyletmeden onunla çok daha uzun ve mutlu yıllar geçirmeme müsade et..."
Şarkının hikayesine de vakıf olunca, şarkı daha da bir anlam kazanıyor haliyle....
İşte, Lila Downs'ın sesinden o güzel ve dokunaklı şarkı; Sandunga:
24 Ağustos 2011 Çarşamba
SAKLI ŞARKILAR...
"MOR ELBİSE"
Nasıl oluyorsa oluyor, böyle güzel şarkılar, işte böyle, çalınmaya söylenmeye bir kenarda unutulup gidiyor.
"Mor Elbise" de bu şarkılardan biri... Yıllar var, bu bir zamanların unutulmaz şarkısını, internetteki paylaşımlar hariç, hiç bir yerde ne duydum ne de dinledim. İyi ki bu internet icat oldu da, böyle unutulmuş, saklanmış, pek az insanın hatırında kalmış o güzelim şarkıları bulabiliyoruz, dinleyebiliyoruz, paylaşabiliyoruz... Bu şarkıyı bildiğim kadarı ile o zamanlar sadece Emel Sayın ve Ahmet Özhan "plağa" okumuşlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bana göre Ahmet Özhan'ın sesi bu şarkıya daha iyi gidiyor sanki...
Bu kadar söz yeter diyelim ve aşağıda sözleri ile beraber videosunu da eklediğim bu güzel şarkıyı dinleyin ve bir an için de olsa, gidin o güzel günlere...
MOR ELBİSE
Nerde bakışlarından bana akan sevgiler....
Hani o saçlarından alnına düşen teller..
Nerde o akşamları bana verdiğin busen...
Hani loş ışıklarda giydiğin mor elbisen...
Nerde gözlerindeki sevda yüklü ışıklar...
Hani aşka susayan, titreyen o dudaklar..
Nerde o akşamları bana verdiğin busen...
Hani loş ışıklarda giydiğin mor elbisen...
Söz : Halit Çelikoğlu
Beste : Selami Şahin
Yıl : 1974
Nasıl oluyorsa oluyor, böyle güzel şarkılar, işte böyle, çalınmaya söylenmeye bir kenarda unutulup gidiyor.
"Mor Elbise" de bu şarkılardan biri... Yıllar var, bu bir zamanların unutulmaz şarkısını, internetteki paylaşımlar hariç, hiç bir yerde ne duydum ne de dinledim. İyi ki bu internet icat oldu da, böyle unutulmuş, saklanmış, pek az insanın hatırında kalmış o güzelim şarkıları bulabiliyoruz, dinleyebiliyoruz, paylaşabiliyoruz... Bu şarkıyı bildiğim kadarı ile o zamanlar sadece Emel Sayın ve Ahmet Özhan "plağa" okumuşlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bana göre Ahmet Özhan'ın sesi bu şarkıya daha iyi gidiyor sanki...
Bu kadar söz yeter diyelim ve aşağıda sözleri ile beraber videosunu da eklediğim bu güzel şarkıyı dinleyin ve bir an için de olsa, gidin o güzel günlere...
MOR ELBİSE
Nerde bakışlarından bana akan sevgiler....
Hani o saçlarından alnına düşen teller..
Nerde o akşamları bana verdiğin busen...
Hani loş ışıklarda giydiğin mor elbisen...
Nerde gözlerindeki sevda yüklü ışıklar...
Hani aşka susayan, titreyen o dudaklar..
Nerde o akşamları bana verdiğin busen...
Hani loş ışıklarda giydiğin mor elbisen...
Söz : Halit Çelikoğlu
Beste : Selami Şahin
Yıl : 1974
22 Ağustos 2011 Pazartesi
Mevsim Hüzün
Mevsim Hüzün
sonbaharın
öteki adıdır hüzün
gidenleri hatırlatır
yağmur bulutları
sarmaya başlarken şehri
bulanık bir suya
düşen yüzün
yüreğimin son çırpınmasıdır
öyle ki
adımlarının gölge gölge
takibindeyim
bil ki adımını attığın her yerde
sen belirirken ben silinivermekteyim
bu nasıl rüzgar bir yapraklar bir de
ben üşüyorum.
tut ellerimden hüzün mevsiminde
yüreğinden düşüyorum
Önder YILMAZ (Hayalayna)/ 4 Ağustos 2007
http://www.edebiyatdefteri.com/siir/22012/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




